Tuesday, December 26, 2006

Saint Nicholaos, ya da Noel Baba...




Doğumu, M.S. 260-270, olduğu söyleniyor. Akdeniz'de, Likya'nın en büyük ve önemli liman kenti, Patara'da bir tüccarın oğlu olarak dünyaya gelmiş. Babası ölünce kendisine kalan mirası yoksul insanlara yardım için kullanmış. Yaptığı seyahatlerde, çok Tanrılı ve mitolojik unsurlardan oluşan inanç sistemlerine karşı, insanları tek Tanrı'ya inanmaya davet etmiş...
Daha sonra Myra'ya yerleşip, burada piskoposluk görevine getirilmiş.
Hıristiyan akaidinin şekillendiği 325 İznik konsiline katıldığı düşünülüyor.
Yaşamı boyunca, hep zor durumdakilerin yardımına koşan, Saint Nicholaos, bir kabule göre 340 lı yıllarda "6 aralıkta" yaşama veda etmiş...
Rivayete göre 11 yüzyılda İtalyan askerleri, Saint Nicholaos'tan kalan kalıntıları, Türkiye'den İtalya'ya götürmüş ve Bari'de yaptırılan bir kiliseye yerleştirmiş, Dünya'nın her tarafından kiliseye akın eden ziyaretçiler, efsanelerini kendi ülkelerine taşımış..
Birçok ülkede adına kiliseler yaptırılmış, "ki bunlar arasında en göze çarpanı 6 yüzyılda İstanbul'da inşa edilen Bazilika'dır".
Birçok Avrupa ülkesinde, 6 aralık Saint Nicholaos, hayırseverlik ve armağan verme günü olarak kutlanmaya başlanmış.
Saint Nicholaos'un efsaneleri ve ismi tüm bu zaman içinde, ülkelere göre yeniden uyarlanmış, kimi yerde, hediyelerini çoraplara kimi yerde ise çocukların tahta ayakkabılarına bırakıldığına inanılmış, ve 17 yüzyılda Hollanda'da Sinterklaus'a dönüşen Saint Nicholaos adı, göçmenlerle Amerika'ya kadar uzanıp, orada da Santa Claus olarak anılmaya başlamış..
Noel Baba imajını ise 1860 larda Amerika'da karikatürist yazar, Thomas Nast tarafından kırmızı yanaklı ve göbekli olarak kaleme alınan Santa Claus olarak kazanmış.
Ve bugün tüm Dünya, 6 aralık'ta Noel şarkıları söyleyip, farklı isimlerle ve yeni imajı ile de olsa, Aziz Nikolas'ı anıyor..... Yani, Demre'li Niko'yu...


Evet, tüm dünya farklı isimlerle farklı imajı ile ve hatta daha çok dinsel bir simge olarak ansa da, Aziz Nikolas'ın bir insan olarak yaptıklarını ve yardımseverliğini takdir ediyorum hiç kuşkusuz..
Çocukken bende onla ilgili çok hayaller kurdum elbet, her çocuk gibi...

Çocukken beni en çok etkileyen şeylerden biri de, tanıdıklardan, dostlardan aldığımız yılbaşı kartları olmuştur. "teknolojiden dolayı artık pek yazamasakta dostlara"
Hele o simli kartlar vardı, kar yağmış görüntüler, çatısı karla kaplı, sarı ışık sızan pencereleri ile önünde oynaşan çocukları ile, o simli kartlar alır götürürdü beni başka alemlere sanki, inanın hala şimdi bile, simli kartları görünce içim bir tuhaf oluyor, dönüyorum yine çocukluk yıllarıma, o sevgili aile çevresi, hazırlanmış yılbaşı sofraları, sıcak sohbetler, gece 24 te sarılıp birbirini kutlamalar, ne güzeldi, hala yaşatıyor bana o duyguyu o simli kartlar.

Kim demiş, İnsanlar büyüdükçe, efsanelerini, masallarını kaybeder diye, yok böyle birşey, laf salatası, insan hiçbir zaman masallarını kaybetmez, içimizdedir çünkü onlar ve bizimle sonsuza kadar yaşarlar..

İnanın Noel Baba o çocukların koruyucu Aziz'i de, hala Ren geyiklerinin çektiği kızağı ile uçarak ve bacalardan evlere girerek hediyeler dağıtmaya devam ediyor...

Ve dostlarım inanın, ve Noel Baba olmaya özen gösterin, ve vazgeçmeyin cocukları sevindirmekten, daha büyük bir mutluluk olabilirmi?...

Bende sevgili Arzu'ya katılıyorum, ve yeniyıl da barış ve huzur dolu mutlu bir Dünya diliyorum herkese, ve sonsuza kadar sürsün istiyorum.....


Erkan.......................

Monday, December 18, 2006

SON BESTE.....

Saturday, November 11, 2006





Kobrayı saldım çayıra,
soklaya karnın doyura,
aldığı zevki hayıra,
yoranın da, AVRADINI.......

Kazak Abdal, anısına...Ertan & Erkan...

Posted by ZEN KAÇIĞI at 3:05 PM

2 comments:
R. said...

Elinize, dilinize, belinize sağlık. Çok super olmuş!
11/16/2006 2:14 PM

R. said...

valla özendim bende bloga koydum sizin şu besteyi!!!
11/19/2006 4:23 AM

Friday, October 13, 2006

Az kaldı Azzzzz

Uzun zamandır lap top'umda problem vardı, biraz da tembellikten ilgilenemedim..

Ama şimdi oldu, birkaç gün sonra Türkiye'ye geliyorum, bir ay kadar kalıcam....
Dönünceeee yazıcak çok şey var, okuyacak sa çok az insan, ne fark eder ki, ve ne gereği varki diyenler, bekleyin dönüceeeemmmm..............

Wednesday, May 10, 2006

Tepeden bir bakış........

Yaşam'a bir kartalın çelik gözlerinden baktım.
Gördüğüm, yalnızca koşuşturan küçücük canlılardı. Dünya'yı bir türlü nadas'a bırakmayan, küçücük canlılar....
Nereye koşuyorlardı, bu telaş niyeydi, bilinmez bir geleceğe mi, yoksa; topluca yaşanan bir yalnışa mı?......

Erkan................

66. SONE........












Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değilmi mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e,

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.....

William Shakespeare.......

Çeviri: Can Yücel....

Anlamsızlıkların diz boyu olduğu,
böylesine gelli gitli bir dünyada,
Sevdiklerime söyleyebileceğim en son söz bu olurdu..
Ve onlar kim olduklarını, ve bunu çok iyi biliyorlar...

Erkan..........

Tuesday, April 18, 2006

SARI CADIIIIIIM.. EBRU DENİZ !!!!!!!!













CANIM KIZIM
GÜFTESİ BENDE SAKLI
BİR ŞARKISIN SEN
ÖMÜR BOYU SÜRECEK
E.A













Yosun kokan nefesini solukladım,
ve sonra yağmur durdu.........
E.A













Canım kızım, sen benim olduğun kadar kendinin,
kendinin olduğun kadar da benimsin...
Sen uğrayasın diye, hayatımın bütün adalarına limanlar yaptım...

Baban....
E.A



KİMLER GELDİ
HAYATIMDAN KİMLER GEÇTİ
HİÇBİRİSİ
HASRETİNİ GİDERMEDİ
EN GÜZELİ
SENİN KADAR SEVİLMEDİ
KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ
F.Ş

Tuesday, April 11, 2006

VANDALİZM.....

Vandalizm; bilgisizlik yüzünden ya da zevk için kamu malları ya da sanat yapıtlarını büyük zararlara yol açarak yıkmak ve bu yıkımı kendi başına bir amaç durumuna getirmektir. "Kırıp geçirmek" anlamında kullanılan bu kavrama yaygın biçimde Fransız Devrimi sırasında rastlanmasına karşın daha eski zamanlardan beri görüldüğü bilinmektedir. Kavimler göçü sonrasında barbar "Vandal"lar eski Roma ve Yunan medeniyetlerinin sanat eserlerini tahrip edip, yağmalamışlardır. 1790'da krallığın, soyluların ve din adamlarının ayrıcalıklarına ilişkin arşiv belgelerinin yakılması emredildi. Buna göre; Paris'teki heykel ve anıtlar kaldırılacak, bronzdan yapılmış olanlar top ve tüfek yapımında kullanılacak, altın olanlar eritilip külçe haline getirilecek, günlük araç ve gereçler de eritilecekti. 19. yüzyıldan başlayarak koruyucu önlemler geliştirilmeye çalışıldıysa da, vandalizm tümüyle önlenemedi.
Günümüzde modern kentlerde estetik ve güzel olan her şeye, ortak yaşam alanlarına saldırı olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinde, şiddetin benzer biçimi olan holiganizm gibi vandalizm de güncel bir toplumsal sorundur. ABD'de yapılan bir araştırmada, son yıllarda vandalların ve hırsızların özellikle yaşlı nüfusa karşı saldırılarında artış olduğu görülmüştür. San Francisco'da demiryollarına yönelik vandalist saldırılarda artış olduğu bildirilmiştir. Vandalizmin psikiyatrik yönü antisosyal kişilik bozukluğu olarak tanımlanmıştır. Erkek bireylerde daha sık görülmektedir. Kadınlarda daha az rastlanmasına karşın, antisosyal kişilik bozukluğu olan genç annelerin eşlerine ve çocuklarına karşı şiddet içeren davranışlarda bulunduğu bildirilmiştir. Vandalizmin özellikle ergenlik çağında ilaç, uyuşturucu ve alkolün kötüye kullanımıyla ilişkili olduğu saptanmış olup; kokain kullanan gençlerde %57 oranında bu tür davranışlar görülmüştür.
Özellikle sosyoekonomik düzeyi düşük okul çağındaki gençlerde sık karşılaşılmaktadır. 16 ayrı liseden 7340 öğrenci arasında yapılan bir çalışmada öğrencilerin %5'inde vandalist davranışların gözlendiği bildirilmiştir. Suç oranının genç nüfusta yoğunlaşma nedeni, ergenlik dönemindeki hızlı duygusal ve fizyolojik değişikliklere bağlanabilir. Sivas'ta yapılan bir çalışmada, kamu mallarına zarar verici şiddet davranışlarında bulundukları için farik ve mümeyyizlik muayenesi için gönderilen çocukların çoğunun ailelerinden uzak oldukları belirlenmiştir. Eğitim, ilgi, sevgi ve şefkat gibi değerlerden yoksun, yetişme çağındaki insanların suça eğilimli bir sosyal çevreye itildikleri düşünülebilir.
Vandalizmde organik nedenler de araştırılmıştır. Nörolojik bir rahatsızlık olan Tourette Sendromu'nda vandalist davranışlara rastlanabileceği, organik beyin hastalığı olan 75 yaşında bir erkeğin telefon sistemine vandalist davranışlarının olduğu belirtilmiştir. Batı ülkelerinde yapılan çalışmalarda, vandalizmin uygun eğitim ve psikiyatrik tedavi ile düzeltilebilir bir davranış olduğu belirtilmektedir. Bu kişilerin tedavisinin yanında, ailesiyle birlikte davranış eğitim programlarının düzenlenmesi gerekmektedir. Sosyal katmanlar arasında derin farklılıkların olduğu, sağlıksız kentleşme sürecinin yaşandığı ülkemizde; sözcük olarak bile çok iyi bilinmeyen vandalizm konusunda bilgi edinilmesi, ileride daha büyük sorunlara neden olmadan kapsamlı olarak araştırılması, çözüm önerilerinin üretilmesi gerekmektedir.

Dr. Bora Boz*, Dr. Fatma Yücel Beyaztaş*** * Öğr. Gör.; Cumhuriyet Ü. Tıp Fak. Adli Tıp AD, ** Yrd. Doç.; Cumhuriyet Ü. Tıp Fak. Adli Tıp AD,

Kaynaklar

1- Boz B, Yücel F, Kuğu N, Özdemir L. Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 1997-1999 yıllarında farik ve mümeyyizlik muayenesi yapılan olguların değerlendirilmesi. Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 21(4): 233-6, 1999.
2- Coakley D, Woodford WE. Effects of burglary and vandalism on the health of old people. Lancet 17;2(8151):1066-7, 1979.
3- Goldstein RB, Powers SI, McCusker J, Mundt KA, Lewis BF, Bigelow C. Gender differences in manifestations of antisocial personality disorder among residential drug abuse treatment clients. Drug Alcol-Depend 41(1): 35-45, 1996.
...................................


Evet, hepimizin, hayatımızın bir döneminde "Bazen Sıklıkla" karşılaştığı bir durumdur, Vandalizm.....
Karşıtı olduğu sisteme kin kusma, ve o sistemin uzantısı olarak gördüğü herşeye "Nesnelere" zarar verme iç güdüsü olarak ta görülebilir...
Ben kendi adıma, aile ilgisizliği içinde büyümüş olmama rağmen, hiç bir zaman böyle bir vandallık yaşamadım. Ama aile dışındaki yetiştiğim çevrenin de bunda etkisi olduğunu kabul etmeliyim, ayrıca arkadaşlarımı ve dostlarımı seçerken titiz davranmamın bir ödülü olsa gerek. ""Hayattan hergün güzel bir şeyler öğrenebilmenin hazzını yakalamakla ve kendini eğitmekle ilgili bir olgu bu""

Toplumu çok rahatsız eden bu derdin, yaşadığımız böyle bir sistemin içinde hiç bir zaman çözülemeyeceğini düşünmekteyim, bu da, daha acı sonuçlar yaşayacağımızın, bir göstergesi gibi, ve çok üzücü, çevremize, yakınlarımıza baktığımızda vandallıktan zarar görmemiş pek kimse kalmamıştır........

1992 nin başında Hollanda'ya yerleştiğimde, televizyonun Hollanda kanallarında, reklam aralarında bu konuyla ilgili, kısa bir fragman film yayınlanırdı, şöyleydi...

Deri montları zincirlerle süslü olan üç genç, ellerinde beyzbol sopalarıyla, sokaklarda arabalara, otobüs duraklarına, mağaza camlarına zarar veriyordu, yalnız bu kısa filmde kamera, direk olarak bu deri montlu gençlerin ellerindeki beyzbol sopalarına ve verdikleri zarara odaklanmıştı, ve bu vandalistler kırıp dökme eylemini bitirdiklerinde, büyük bir zafer kazanmış edalarıyla birbirlerine bakıyor, ve birbirlerine sarılarak arkalarını dönüp yürüyüp gidiyorlardı, ve işte tam o an kamera o görüntüyü bütünüyle alıyor, ve yaşanan bu anlamsız denyoluğun sebebini bize gösteriyordu. O üç gencin altında pantalon yoktu ve altları çocuk bezi ile bağlanmıştı. Bence olayın en güzel açıklaması buydu.....
""üçüde deri montluydu, ama deri montu veya başka bir giysiyi bu işe karıştırmamak lazım geldiğine inanıyorum, çünkü, içinde böyle vandallık hastalığına yakalanmış kişiler olmadan hiç bir giysi böyle bir zarar veremez dimi:))""

Bundan bir ay kadar önce iki haftalığına, Hamburg'a "Almanya" teyzemi ziyarete gittim, kendisi moda ile ilgili işlerle uğraşır. ""Aile içinde bana en yakın olan kişidir, ve tüm çocukluk ve gençliğimin ilk yıllarının sıkı eğitimini aldığım tek insandır diyebilirim"" son derece bakımlı ve çok güzel bir kadındır teyzem, hatta bazen teyzem olduğu için, ona asılamamanın verdiği üzüntüyü yaşadığım da olmuştur:))

Amacım onu, ve orda sevdiğim bir dostum olan deniz'i ziyaret etmek hoşça vakit geçirmekti, öyle de oldu. Teyzemle çok güzel takıldık, sohbet ettik, her sabah teyzemin iş yerine birlikte gitmek akşam birlikte dönmek, ""bu arada söylemek istiyorum, teyzemin yanında çalışan 25 yaşlarında Niman adında Afgan bir genç var, beni her gördüğünde, Erkan vallah ben seni çok özlemek var, der. Beni senede bir falan görür, çözemedim ya neyse, seviyodur beni heralde:))"" ev sohbetleri, akşam firarları, birlikte dans salonlarına gitmek, teyzemle dans etmek, sinemaya gitmek, çarşı alışverişleri, hatta evde birlikte yemek yapmalar, gerçekten güzeldi, onu çok özlemiş olduğumu daha iyi anladım... Bir akşam Deniz de Alman bir kız olan sevgilisiyle bize yemeğe geldi hoş sohbet bir gece geçirdik...

Teyzem iş yerindeyken, bazen ben Deniz ile birlikte Hamburg'u dolaştım, birlikte ikinci dünya savaşından kalma bunker'ları "sığınaklar" gezdik, savaş karşıtı bir insan olduğum için bunlardan söz etmek istemiyorum, sonra Hamburg limanına indik, burda yaptıkları bir olayı gülerek anlattı bana, birlikte güldük, güzel ve koyu sohbetler yaptık. Deniz son derece keyifli sohbetleri olan, teyzem sayesinde yaklaşık on üç yıldır tanıdığım, iyi bir dost, ve sıkı bir solcu, şimdi burda pedagog'luk yapıyor işin eğitimini görmüş biri. Problemli çocukların kaldığı bir eğitim kampında çalışıyor, onlara eğitim veriyor, ayrıca spor eğitimi de veriyor..
Deniz'le bir İtalyan cafesinde oturduk, hem Latte Macchiato ""Su bardağı gibi büyük bir bardakta sunulan, bir İtalyan kahvesi, 25 ml soğuk sütü bardağa koyup, üstüne 150 ml sıcak sütü çok yavaş ve dikkatle krema köpüğü ile yavaşça çırparak karıştırıp bir fincan espresso yu da içine yavaşça dökerek hazırlanıyor"" içiyoruz "" ben ilk defa içtim güzeldi"" ve bir yandan da sohbet ediyoruz, ona Arzu'nun bana yazılarımı yazmam için bir blog açtığını, ve arada orda bir şeyler yazdığımı anlattığımda çok sevindi, pedagog olduğu için ona vandalizm le ilgili bir şeyler yazacağımdan söz ettim, bunu üzerine konuştuk bana bu konuda başından geçen küçük ama aslında önemli bir olayı anlattı, bende o olayı burda bloğumda dostlarımla paylaşacağımı söyledim sevindi....

Deniz'in eğitim verdiği 9-10 yaş gurubu çocukların yaptığı vandallıktan söz etti, akşamları yatak çarşaflarını birbirlerine bağlayıp, camdan kaçmaları ve kampta çalışanların arabalarına, hatta etraftaki nesnelere nasıl zarar verdiklerini anlattı, ve bu çocukları örgütleyen işin elebaşısı çocuğu bir gün böyle bir suç işlerken yakaladığından söz etti, sonra ne oldu diye sordum, o da bana o çocukla aralarında geçen diyalogdan söz etti, olay şu, çocuğu suç işlerken yakaladıktan sonra onu bürosuna almış karşılıklı oturmuşlar ve Deniz ona şöyle demiş, sana ceza vermicem ama bütün bunları neden yapıyorsun, sana ait olmayan şeylere zarar vermekten ne zevk alıyorsun, sadece bunu merak ediyorum.
Çocuğun verdiği cevapsa şu,

--Sana ne zevk aldığımı anlatsam bile ne anlıyacaksın ki, sen çocuk değilsin........

Olayın en güzel özeti de bu bence;

Ben de diyorum ki, çocuklarımıza daha fazla zaman ayıralım, onlarla daha güzel vakit geçirelim, ilgimizi sevgimizi onlardan eksik etmeyelim, onlar bizim geleceğimiz....

Unutmayalım ki, Mustafa Kemal ATATÜRK tüm Dünya çocuklarına bir bayram armağan etti, çocuklara vermemiz gereken önemin bir belgesi gibi bu....

Çocuklarımızı sevelim...............


Erkan...........................................

Saturday, April 01, 2006

HADİ LEEEN!!!!

Dün gece çok geç yattığım için, bu sabah erken kalkmam zor oldu tabi.
Benim küçük sarı cadım bende, sabah ona kahvaltı hazırladım ve tekrar yatağa uzandım, inanılmaz bir kırgınlık ve yorgunluk var üzerimde. Kozmik buluşmanın etkilerimi, ne bu.
Ebru sürekli yanıma gelip kalk baba, hadi çarşıya gidicektik, bisikletle, unuttunmu, ha hu ları yapıyor. Ulan bir rahat yokmu ya durumundayım. Beni kaldırmak için herşeyi denedi sarı cadım, sonunda gidip çizgi film seyretmeye karar verdi. Tabi bunlar daha sonra patlatacağı bombanın ön hazırlıklarıymış nerden bileyim. Bir ara posta kutusunun tıkırtısını duyar gibi oldum, kapıdan sanki bir posta atıldı gibi geldi bana, sonra hafif meşrep kendimden geçmişim. Sonra Ebru telaşla gelip, baba baba kalk, postacı büyük bir paket bırakıp gitti, deyince, yerimden zıpladım, ulan kapı kapalı, üstelik ebru açsa bile, bu postacı manyakmı, küçücük bir kız çocuğuna nasıl paket bırakır, bomba falan olmasın lan, bu denyolardan herşey beklenir. telaşla koşarak aşağıya indim ebru da peşimden koşuyor, bakınıyorum ama, paketi göremiyorum, ebru o arada bana sırıtarak bakıyor, nerde paket kızım dedim, oda ellerini havaya kaldırarak avazı çıktığı kadar bağırdı, Een Apriiiiiiilll, "1 nisan" vay maymun vay, bana 1 nisan şakası yapmış, uykumun içine etti, bende onu kıçından ısırdım, ama o istediğini yapmış ve beni kaldırmıştı, birlikte biraz çizgi film seyrettik, ama benim aklım başka yerlerde, çocukluk yıllarıma daldım, ilk okul yıllarıma, ne güzeldi, sevecen dostluklar, mutlu günler, çocuktuk işte, geçti gitti. Aklıma Özdemir Asaf'ın "o ara ne oldu" adlı bir yazısı geldi, şöyleydi,

O ARA NE OLDU....

Okul dönüşü evlerimize gitmeden önce, orada burada oynar, dövüşür, bitkin eve dönerdik. Çok iyi hatırlıyorum....
Sonra bir ara hatırlayamadığım bir çağ geçmiş olmalı. Kendimi, boyuna canımı sıkan işler arasında, katip ismi altında, memur, muhasebeci adı ile şunun bunun yanında çalışır buldum..
O ara ne oldu; unutmuşum. Hocamız mı gitti gelmedi. Mektep mi yıkıldı. Yoksa ben mi bir gün kaçtım okuldan.... Bulamayorum......Özdemir Asaf...

İşte bunu hatırladım ve çocukluk yıllarımı düşündüm bir an "şimdi büyüdüm çocuğum var"
ona bakıp kocaman bir öpücük verdim. Birazdan bisikletle çarşıya gidip dolaşacağız, şimdi sütlaç yapıyorum,sonra onu buzdolabına koyucam, akşam kızımla gömeriz ona, canı çeken varsa buyursun gelsin, HERKESE YETECEK KADAR VAAAARR.........

Erkan...............

Saturday, March 11, 2006

İtalya'nın Yolları Taştan, Çıkaramadı Beni Baştan!!!

Uzun zamandır aklımdaydı bu yolculuk, aslında İspanya olarak planlandı ve son anda İtalya'ya döndü.Kuzi ile, Heteren'de yol parkında buluştuk beni uğurlamaya geldi, sarıldık, iyi yolculuklar diledi ve gitti, onu seviyorum. Neyse, gece sabaha karşı 02.00 suları, Hollanda'dan yola çıktık. Almanya ve İsviçre üzeri, İtalya, Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra uyuduk. Uykumuzu aldık ve yola düzüldük, amaç bu günün akşamı, Almanya ve İsviçre'yi bitirip İtalya'ya varmaktı .. Almanya'yı geçtik İsviçre'deyiz daha önceki yıllarda da buraya geldiğim için yabancılık çekmiyorum. Harika, dağlar inanılmaz güzel, ve çok uzun tüneller, dağları delmişler ama ne deliş, kilometrelerle ölçülür, ulan hiç bir Ferhat delmez bu uzunlukta dağı, hiç bir Şirin için.. İsviçre'nin muhteşem dokusundan sonra, nihayet İtalya'ya vardık, ve çizmenin üstünden girdik. Como'dayız, akşam oldu ve geceyi burda geçireceğiz.
Akşam como da dolaşırken, bir anda sokağın başından üzerlerinde korkunç, komik, seksi ve fantazi kıyafetler bulunan bir grup çıktı, çığlıklar atarak üzerimize geliyor, hemen onlara arkamı dönüp İmhotep, İmhotep diye bağırarak yürümeye başladım.""mumya filminde görmüştüm, mumyanın etkisi altındaki insanlar sokaklarda dolaşıp, böyle İmhotep, imhotep diye bağırarak kendilerinden olmayanı öldürüyordu, o filmdeki başrol oyuncularından biri böyle bir kurnazlıkla İmhotep diye bağırarak canını kurtarmıştı, bende öyle yaptım işte"" Ama buna hiç gerek olmadığını karnaval olduğunu öğrendiğim zaman anladım, meğer denyolar eğleniyormuş..
Herkesin elinde şaraplar, biralar, viskiler ve bilimum içkiler işte, eğlendik kısacası..
Sabah como da dolaşıp tanımaya çalıştık, öğlen bir restaurantta bolonez soslu spagetti yiyoruz, genç italyanlar çalışıyor, sonra 60 yaşlarında dinç bir herif geldi, üzerinde ayak bileklerine uzanan siyah paltosu, siyah gözlükleri, fluarı ve siyah kumaştan kovboy şapkası tarzında fötr'ü tavırlarından anladığım kadarıyla milleti fırçalıyor, kesin patron bu, ve çok uzağında olmamıza rağmen sicilyalı Gambino ailesinden bu, evet evet kesin, gençlerde aileden, uzağa gelmişler akrabası olan bu adamın yanında çalışıyorlar, adam bunları fırçalamakta haklı canım, genç bunlar, hayatı öğrenmeleri lazım tabi, ortalık hep böyle, "size hayatı öğretiyorum" diyerek hayatını yaşayan kurnazlarla dolu değilmi, yoksa yanılıyormuyum hee....
Dağlık güzel bir yer Como, İzmit'e de benziyor, ha birkaç türkle karşılaşıp ayak üstü sohbet ettik.. Ve Milano'ya doğru yola çıktık, Milano büyük şehir, ilk gördüğüm yerler hep hayal kırıklığı yaratır bende, farklı şeyler beklerim, ama o, hep aynı hayatın bitmek tükenmek bilmeyen sirkülasyonu ve hızla akıp giden bir yaşam karmaşası insanların telaşı, umutlar ve umutsuzluklarla dolu bir dünya, böyle durumlarda dalar giderim, sonra konuşmaya başlarım eğer yanımda biri varsa, yoksa da kendi kendime, çünki böyle durumlarda konuşmak dinlendirir beni, düşünmekse yorar...Milano'dan sonra Piacenza ve Parma'dan Modena'ya geçtik, otobandan çıkıp Albiena köyü yanından Scandiano yoluna devam ettik.
Ve nihayet Viano köyüne girdik, çok küçük tipik bir İtalyan dağ köyü, ulan bizim köylere benziyor yoow.. Takıldık burda bir akşam ne olsun köy hayatı işte güzel İtalyan kızları var, hadi be, bu yarım kalmış cinsel düşlere hep sinir olurum zaten.. Ertesi gün S.Paulo üzeri, Ca de Caroli ve Casel Grande den geçip Sassuolo istikametine doğru devam, San Raffino yolunda Fandango restaurantta pizza yedik, güzeldi, radyo fm de, The Cars, Driver, diyor keyiflendim, ve yola devam. San Antonino yanından geçip Sassuolo ya girdik, büyük bir yer, ordan sonra Via Comeazzo ya geldik, burası kasaba gibi, çatılarda antenler, alaturka tuvaletler, bunlar bize akraba lo, zaten hepimiz bölünmüş bir bütünün parçaları değilmiyiz? Bunlar da çömelerek teşaşür ediyor lo, ulan biz avrupa birliğine gireli yıllar olmuş meğer haberimiz yok:)) Sonra Maranello nun içinden takılmadan geçip Pavullo ya doğru devam, tekrar Serra Mazzoni ye doğru Torre Maina dağ köyünden geçtik, dağ yoluna tırmanıyoruz, aynı Kandıra yolu yaw, yamalı asfaltlar ve lapa lapa kar başladı, harika.. Kar yağışı altında dağlara tırmanıp Serra Mazzoni yanından geçip devam ettik. Rakım çok yüksek, biram düşük, lan bira kalmadı yaw, şarabı aç oğlum, bu manzara kaçmaz. Rakım çok yüksek kulaklar tıkandı. "Ertaaan nedir bu olay ya, arabanın içinde bile bu basınç nasıl çalışıyor, tıkıyor kulakları, aydınlat beni Ertan, Nirvana ya ulaştır, valla merak ediyorum nasıl çalışıyor bu basınç olayı nedir söyle, niye basıyor bize, işi gücü yokmu bunun" Dağlarda Via Casella'dan geçtik çok yüksekteyiz, solda Cimone kayak merkezi var, ama bizim Uludağ'la aşık atamaz, üstelik bunlarda Beceren diye bir otel de yok:)) Dağlar bembeyaz, Kara Çam ormanları, ya dağ havası soluklamayı özlemişim. "Ertan'la geceleri seçkin de işkembe çorbası ve pilav üstü arnavut ciğeri ki bazen Ertan ayıklanmış kellede yerdi ben ondan otlanırdım, ziyafetinden sonra, üç tepelere çıkar gecenin yada sabahın demeliyim, üçünde dördünde sigaramızı yakar bira içer sohbet ederdik, onu hatırladım şimdi"
Nostaljiyi hep sevmişimdir o yüzden mi yerimde sayarım hep bilmem...
Ve nihayet Pavullo Nel Frignano'ya girdik, her taraf dağ tam bir dağ kasabası. "çok acı yanıma fotoğraf makinası almamak gibi bir denyoluk ettiğim için, size bu fotoları netten bulup koyuyorum ama karlısını bulamadım özür" Harika bir yer, oteller alışveriş merkezleri, üretim tüketim sirkülasyonuna devam, ama gerçekten güzel yer. Ormanların içinde tahta masa ve piknik alanları süper, gelde yeme burda şimdi, dağların içindeyiz, yemek molası, hadi afiyet olsun... Bir ünlü dağcının dediği gibi, "dağlar çağırıyor gitmeliyim" bir konferansta konuşma sırasında böyle deyip gitmiş, ulan denyoları severim ya.. Kar tam lapa olayına çevirdi, bir meydanda dikildim ellerimi açtım gökyüzüne bakıyorum, kar aşağı indikçe, beni yukarı çekiyor ne hoş bir duygu bu, uçuyorum tutmayın loooo...
İnanılmaz bir doğanın içindeyim. Polislerle ayak üstü Tarzan Jane olayı yaşadık, ulan bunlar üç dil biliyormuş neye yarar beni anlamadıktan sonra he haksızmıyım loo.. Ama bunlar polis değil, çünkü polis arabalarında Polizia yazıyor, bunlarınkinde ise Carabinieri, evet bunlar jandarma sanırım, iyi günler dileyip gittiler, sempatik barolar, ve insanlar birbirlerine dostça yaklaştımı ön yargısız falan, hiç bir mesele kalmıyor, sevelim birbirimizi lo, hayat zaten çok kısa değilmi, değmez yani faşoluğa... Ve burda geçirdiğim güzel günde bitti. "herşeyi anlatamam ya dimi" Şimdi hedef Tombolo köyü, 200 küsur km yolumuz var. "ulan turizm bürolarına dünya para verirsin iki yer görüp dönersin, kendin böyle üç kuruşla dünyayı gezersin, kafayı kullanın alooo" Carpi, Bologna, Verona istikametine iteledik arabayı, yani o yöne gidiyoruz, bu yolun sonu Venezia "venedik" da bitiyor, ama biz Venezia'ya 50 km kala aşağı dönücez, Tombolo'ya doğru, gondol göremiyeceğiz yani. Mantova'dan geçtik, 36 km sonra Verona'dayız, buranın ünlü bir arenası olduğunu biliyorum, operalar, tiyatrolar ve diğer bilumum sanat etkinlikleri ile ünlü bir yer. "Arena di Verona" Harika şehir Verona dan çıktık, Venezia otoyoluna girdik, Montebello yanından geçip otobandan Vicenza yönüne devam ediyoruz, akşam 19.00 da Vicenza ya girdik, hava karanlık, ışıklar içinde izliyoruz Vicenza'yı, sonra sağa ss53 no lu karayoluna girdik, Tombolo'ya doğru gidiyoruz, bu arada otobanlardaki paralı geçiş olayı aynı bizdeki "T.C." gibi, ama buralar daha düzensiz, ve otoyolda ki parklarda son model arabalarıyla bekleyen Gay'ler gördük, ulan bu Avrupa birliği kıyak yaw, herkes rahat rahat düzüşüyor:)) ne diyelim Tanrı herkesi korusun, ama bizden uzak tutsun.. Cittadella'yı geçip Tombolo'ya vardık, burda bir gece kaldık, ufak şirin bir yer... Ertesi sabah dönüş yoluna geçtik, Kızımı ve evimi çok özledim loo. Dönüş Avusturya üzeri olucak. "belki Ertan'ın ayak izlerine rastlarım o da gelmişti Avusturya'ya" Tekrar Citadella'dan geçerken solda muhteşem bir eski kale var, ara köylerden geçip, San Giorgio'nun içinden geçtik. "ulan Piri Reis gibi tariflerim he, buralara gelen bu bilgilerle kaybolmaz artık"
San Giorgino çıkıp hemen Paviola'ya girdik yan yana ama burası daha ufak, hemen sonra Curtarolo köyüne girdik, ve hayatımda görebileceğim en antik lokomotifi gördüm, eski çok eski bir tren lokomotifi, inanılmaz eski, bir alışveriş merkezinin bahçesine süs olarak koymuşlar, ulan bu denyoların bu huylarını seviyorum iyi süsleme yapıyorlar, veee eveet bir kırmızı Ferrari ve hemen peşinden gümüş rengi bir Masserati geçti işte İtalya, ha birde bir olay duydum, İtalyan otobanlarında dört adet Lomborgini dolaşıyormuş, polis aracı olarak, Lomborgini firmasının İtalyan polisine hediyesiymiş, yani yollarda hata yapıp bunlara denk gelirsen, Ertan olsan kaçamazsın lo, Lomborgini'den kaçılabilirmi, allahtan biz hatasızız... Etrafta büyük çiftlikler var ve küçük fakir köy evleri, Feodalizm devam yani, hangi çağdaydık biz unuttum bir an..... Neyse, ordan Limena'ya girdik ve hemen çıkışta A4 otoyoluna girdik, gişelerden yol bileti aldık devam. Artık Avusturya'ya doğru devam edicez hedef Brennero "Avusturya Brenner" ulan bu isim bende Gennaro çağrışımı yaptı, eskiden Tom Miks çizgi romanında Nevada Ranger'lerinin ileri karakollarında hep Gennaro diye bir ranger olurdu, ve hep sempatikti, yoksa Tom Miks'in yazarı ya italyan dı ya da italyanları severdi heralde, ama bildiğim kadarıyla Tom Miks gerçek hayatta yaşamış biri ve kendisini sevmeyen bir kovboy tarafından atlı araba ile ezilerek öldürülmüştü, bunu biryerlerde okumuştum hatırlıyorum... Neyse 18 km sonra Lago di Garda dan geçiyoruz artık A22 otobanındayız, çok yüksek dağlar, hava çok güzel ama dağlar karla kaplı, kaleler, şatolar, sarp kayalıklar, dağların içindeyiz yine, kiliseler göz alabildiğine dağlar, onlarca sivri doruklar, yalçın kayalar, bu bana Japonya ulusal marşı'nı hatırlattı "bu hikayeden biraz bahsetmek istiyorum" yıllar önce İznik'te Osmanlı Tarihi'ni araştırıp kitap yazan bir Japon Profosör ile tanışmıştım "18 yaşlarındaydım" adı Nobutaka Takahashi idi, Yamagata'lı idi "Tokyo'nun 150 km kuzeyinden" çok iyi derecede türkçe biliyordu, ona yardım ediyordum, birlikte bir iki hafta geçirmiştik, ona yardım ettiğim için kitabında benden bahsedeceğini söylemişti, aldığı notlarda bunu yazdı. "ulan Japonya'da ünlümüyüm acaba, eh Barış Manço kadar olmasa da" "domatez, biber, patlıcan ile Japonya'yı fethetmişti, kolay değil yabancı bir ülkede fan club'ü olup ta 25 milyon üyesi bulunmak her baba yiğidin harcı olmasa gerek" Nobutaka bana türkçe olarak Japonya'da basılmış, bugünkü Japonya adında bir kitapçık hediye etmişti, Japonya'yı tanıtıyordu, ilk sayfasında, Japon ulusal bayrağı "HİNOMARU" nun resmi vardı, "Hinomaru, Japonca, Güneşin Yuvarlaklığı, anlamına geliyormuş, bu Japonya'nın sembolüdür ve Japonca güneşin kaynağı anlamına gelen, "NİPPON" kelimesi ile ifade edilirmiş,
Hi-no-maru ilk kez 1872 yılında, Japonya'daki ilk tren yolunun açılış töreninde, o zaman ki İmparator Meijl'in açılışını yaptığı ulusal törende kullanılmış. Kitapçığın ikinci sayfasında ise o anki 124 üncü Japon imparatoru Hirohito ve İmparatoriçe Nagako nun ve altı çocuğunun resmi vardı ve yanında İmparatorluk ailesinin arması olan 16 yapraklı Krizantem "Kasımpatı" çiçeğinin resmi... Ve Japon Ulusal Marşı, şöyleydi,
Kimi ga yo wa
Chiyo ni yachiyo ni
Sazare ishi no
Iwao to nari te
Koke no musu made..........
Basil Hall Chamberlain, tarafından yapılan çevirisi şöyledir.....
Senindir on bin yıllık mutlu saltanat
İmparatorum ve sen
Şimdiki küçük çakılların
Yalçın kenarları yosun kaplamış
Devasa kayalar haline geleceği
Çağlar boyunca ömürlü ol......
Ulusal marşın ismi, "İmparatorumuzun saltanatı" anlamına gelen "kimigayo"dur, ve sözleri eski bir şiirden alınmıştır, ve Japonca okunur.....
Neyse bu yalçın kayalar bunu hatırlattı işte bana..
Evet yine yoldayız, muhteşem manzaralar, dağların aralarında, eteklerinde muhteşem dağ köyleri var harika görünüyorlar, dağların sivri dorukları tepemize düşecek gibi, eveet bir benzinliğe girdik ve kafeteryasında cappuccino içtik nefisti, marketini gezdik bir sürü süs eşyası biblolar, kızıma burdan küçük bir ayıcık aldım, çok sevineceğini düşünüyorum, özledim çok benim küçük sarı cadım, geliyorum bekle...... Dağların arasında harika köyler var, bu köylerin birinden, telli duvaklı, davullu zurnalı, bir gelin almalı... Ulan Haiku "Japon şiiri" gibi oldu bu be, Manastırlar, şatolar orta çağdamıyız loo, dağlar devam.. Trento'ya 30 km var,
Brennero "Avusturya Brener" ya ise 186 km. Sağımızda yol boyunca uzanan bir akarsu var, adını merak etmiyorum seyretmek güzel, ve manastırlar çok eski, neden bilmiyorum ama, Pink Floyd'un, "Atom Heart Mother" isimli albümü geldi aklıma, eve gidince dinlerim. sağda eski bir kale var, adı castel bilmem ne, hızlı geçtik okuyamadım, evet yine tabela geldi, castel de Trentino.
Ve burda kaplıcalar var, Terme del Trentino, solda sarp kayaların üzerinde bir köy var uzakta, o köy de bizim mi acep, yine solda düz sarp yamaçlar, doğa iyi işçilik yapmış, burda Trento var büyükçe bir yer, ve büyük yerlerin olmazsa olmazı, sanayileşme devaaam... Ama doğa doğal filtresini tam gaz çalıştırmakta, mis gibi dağ kokusu doluyor ciğerlerime, yaa doğaya tecavüz etmeyin, kirletmeyin ya, biraz şamanizm lütfen, doğanın harmonisini bozmayalım, koruyalım onu hepimizin hayrına bu, yaprakların hışırdamasını, arıların vızıldamasını, kuş seslerini, rüzgarı, yağmuru, kısaca doğanın tüm seslerini, bir bütünlük içinde dinleyin lütfen, sizlere anlatacağı, öğreteceği çok şeyler var doğanın, sevin onu, ve öğrenin yaşamı ona borçlu olduğumuzu, ve incitmeyin lütfen......... S.Michele ve Mezzocorona'dan geçiyoruz, bu A22 yolu ters istikamette Roma' ya kadar uzanıyor, oldukça uzun bir otoban yani, şimdi Bolzano'ya geldik, hala iki tarafımız sarp dağlar, zaten birazdan Brennero "Brener" ya girince dağların anavatanı Avusturya da olacağız, yani dağlar devam.... Bolzano'da tünelden geçiyoruz, tünelin girişinde tam tepede bir kilise var ve yerleşime çok uzak ve çok yüksekte, yani papaz paso meditasyonda, çünkü oraya kimse çıkmaz, neyse papaz'da nirvana ya ulaşır belki, ikinci tüneli çıkınca sağlı sollu üzüm bağları ve çiftlikler var, Arzuuuuuu, buralar şarap çiftliği loo, gel Arzu geeel, şarap dolu burası, bu havayı sevdiğim dostlarla soluklamak isterdim, çok komin'im lan ben, severim birlikte olmayı dostlarla ve hep paylaşmayı, ve birlikte zamanı geçirmeyi, şişenin arkasında bazen......
Sağdaki karlı yamacı görmenizi isterdim, ve nehir şırıl şırıl akmakta hala, sarp kayaların altında ama çok yukarda, harika bir şato var, aşağıda da olsa en yüksekteki şatodan daha yüksekte yinede, Castkill mi lan burası.. Çok yüksek bir viadükten geçiyoruz aşağıda nehir manzarası, hooop tünele girdik yine, çıktık, şimdi şu benzinlikten aldığımız milka çikolata gider tabi, ve kenarında aynen şöyle yazıyor, "fındıklı sütlü çikolata" türkçe yaw, ulan bir şekilde heryere giriyoruz be, keyiflendim mi ne, şu çılgın Türkler, heryerdeyiz loo, bunlar ne sayıklıyor Avrupa Birliği falan, biz bunlara gireli çok olmuş:))) Bu A22 yolunu herkese tavsiye ediyorum, bu kadar güzel manzaraları başka yerde bulamazsınız, hoop yine tünel, ulan bunlarda ne çok Ferhat varmış yow, Şirin için bu kadar dağ delinirmi loo.... Yol doğayla iç içe inanılmaz sarp kayalarda manastırlar kaleler var, Sümela'ya mı geldik lo, Brennero'ya 37 km yolumuz var, sağda devasa bir manastır, kale karışımı bir kalıntı var "nette resmini aradım ama bulamadım onun" toprağa gömülmüş gibi duruyor ve korkunç görünüyor, kasvetli, hayaletli gibi; Ertan gerçekten hortlaklar hayaletler var mı, çok merak ediyorum bana anlat, seni hep dikkatle dinlerim bilirsin, ss....
Ve nehrin üstü burda buz kaplı ama hava güzel güneşli, İtalya Vipitano'dan gişelerden çıktık, yine sağlı sollu kiliseler, şatolar ve dağlara devam.......... Önümüzde 2000 metrelik bir tırmanış var, Brener 15 km Avusturya'ya geliyoruz, dağlar bulutlardan sombrero takmış karlı doruklarına, teleferiğin altından geçiyoruz, solda kayak merkezi var, inanılmaz yükseldik, aşağıda karlı eteklerde bir tren geçiyor, oyuncak gibi,
çam ormanları, küçük köyler, dağlarda yükselmeye devam , bu harika manzaraları bir daha görebilecekmiyim....? İtalya'yı çıkmak üzereyiz bu güzel ülkeden, Avusturya'ya giriyoruz artık, hoşçakal güzel İtalya, ve herşey için, mucho gracias, seni unutmayacağım.... Tünelden geçtik ve selam Avusturya, klasik müzik ve dağların ülkesi, çok yüksek viadükler, aşağısı bembeyaz ve dağ evleri, harika... İnanılmaz manzaralar ve geyik çıkabilir tabelaları, aşağıda küçük köyler, uçakta gibiyim, aşağıda bir at çiftliği var " hara mı derlerdi" ve mini mini görünen atlar, kızımın en sevdiği hayvanlardır atlar, bayılır onlara, bazen birlikte Hollanda'da at çiftliklerine gideriz, pony'lere biner ve çok sevinir, aşkım bekle baba geliyor, seni çok özledi.... Solda yine teleferik var, şimdi çok dik bir inişteyiz, inişe başladığımızda bir şey dikkatimi çekti, inişte sağda dağa doğru dik çıkışlar yapmışlar, bu çıkışların boyu 150 metre kadar, ve dağa yukarı doğru, bitimlerinde kum tepeleri var ve yol olduğu gibi kum havuzu kenarları ise duvarlı, freni patlayan yada tehlike yaşayan araçlar için yapılmış, böyle durumlarda, hemen oraya dalıyorsunuz ve kuma saplanıp duruyorsunuz , böylece tehlike bitiyor, ulan bu ecnebiler her boku düşünüyor helal valla, yaw evet ecnebi ne kadar zamandır unutmuşum bu kelimeyi, şimdilerde kendi milletimizden olmayana yabancı diyoruz, soğuk bir kelime, oysa ecnebi batılılara aynı anlamda kullandığımız bir kelime idi ama kulağa daha dostmu geliyor acaba.... Çok unuttuk mu eski sözcükleri, mesela pop müzik yerine aranjman derdik, gerçi aranjman ayrıca hit olmuş yabancı parçalar üzerine söz yazma gibi de oluyordu dimi, neyse..... İnnsbruck'ten geçiyoruz büyük şehir ve salzburg münchen "münih" istikametine döndük, ve dik iniş bitti daha rahat bir inişteyiz şimdi, bu sanayileşmiş yerleri görünce aklıma bir şarkı geldi, şöyle diyordu şarkı "" Batının kömür kokan, GÖT--İK kentleri, kapılmış kalabalığına sürüklenirler"" yolda bir yerde yemek yedik, bu arada aralarda uyuyup dinleniyoruz onları yazmıyorum tabi, ee insan uyurken yazamaz dimi:))) ve kısa Avusturya geçişinden sonra Almanya'ya girdik, münih'ten 99 nolu otobana girdik Nürnberg Stuttgart istikametine doğru ordan 90 km kadar sonra 3 no lu yoldan Frankfurt istikameti, şekerleme yapıcam ama mümkün değil, oldum olası bu Frankfurt yolunu sevmem 200 km devamlı iniş olurmu yaw, ve yol buzlu, karlı, tehlikeli, sanki dünyanın merkezine iniyoruz devamlı iniş, bir de İtalya'nın o temiz havasından sonra hiç çekilmiyor, Frankfurt'a 100 km kala yol tıkandı, önümüzde kaza varmış, trafik canavarı her yerde iş başında, yol tamamen durdu, arabadan indim önümüzdeki arabadaki de türkmüş, Münih'te yaşıyor, biraz sohbet ettik, kar yağıyor, kendisi aslen Marmara adasından bir köydenmiş, gurbete düşmüş işte, kar yağışı hızlandı, soğuk, ve arabalara geçtik tekrar.. Sağ şeridi kenara çekilerek ambulance'lara açtılar ve en az 20 küsur ambulance geçti, demekki kaza çok büyük, üzülüyorum..
İki saatten fazla olduğumuz yerde çakılıp kaldık, gece yarısı oldu artık, sonra bir saatte ağır ağır iki km kadar gittik, polis ordan herkesi dağ yoluna çevirdi, dağlar aştık ve Frankfurt'a 50 km kala aynı otobana çıktık, bu sefer karşı taraf tıkalı, hemde kontak kapamışlar ve istikametimiz boyunca yaklaşık 50 km hep tıkalıydı ve kontak kapalı olarak, bu gece onların yürümesi zor görünüyor, battaniye ve içecek dağıtılıyor, inşallah kazada ölü yoktur, dikkat edelim ya trafik canavarını yok edelim , lütfen dikkatli olalım ...
Ooooh sonunda, Köln yolundan sapıp 100 km sonra Hollanda'ya girdik, sabah hava açık ve güzel Hollanda'yı seviyorum.... Arnhem'de ben arabada indim, adaşım Erkan gelip beni aldı birlikte evlerine gittik, tüm hayırlarıma rağmen bana yemek hazırladı, Ayşe Işıl'ın yaşgününe gitmiş, evde yoktu. Sonra can dostum güzel insan "Arzu'nun deyişiyle dingin adam" Mahmut ile görüştük gel bende kal dedi, şaraplayalım. Sonra herkesin tanıması gereken her eve lazım can dostum, yeni baba Mustafa gelip bizi aldı, arada arayıp Işıl'ın yaşgününü kutladım, davet etti ama cok yorgun olduğumu söyleyip affımı istedim, Musti adaş ve İbo beni Mahmut'a bırakıp gittiler. Nefis bir et sote yapıp şaraba oturduk, Mahmut'un pc inden Arzu'ya döndüm canım , yazdım, hoşgeldin dedi, Mahmut'la şarap kaydığımızı yazdım, bir ağlama simgesi attı bize msn den banada banada dediğini duyar gibiyim.. Mahmut'a da bir blog site kurduk, adı , oyunlarla yaşayanlar, sonra şaraba devam, Mahmut'un arkadaşı bepe de bizimle, Türkiye'ye gelmiş ve sevmiş hoş sohbet iyi bir insan, daha sonra can dostum adaşım Erkan ve eşi Ayşe vee 3 yaşlarındaki dünya tatlısı kızları İlayda'da geldi ama çok uykulu hiç yüz vermedi bana yoksa seveeer beniii, şarap içip hoş sohbet ediyoruz, daha sonra adaşım, Erkan, Ayşe ve İlayda gittiler, biz sohbet ve şaraba devam, sonra uyuduk.....
Ertesi gün güzel Zeewolde'ye ada'ma ve evime geldiiiiiiimmmm....
Home Sweet Home.....

Erkan..............................

Tuesday, February 14, 2006

THE MUT FUCK










Mutfaklar!!!!! Ne kadar önemi vardır hayatımızda, ve ne kadar yaşarız mutfakları, sadece acıkınca mı hatırlarız yoksa...Bizde No....
Önemlidir bizim için mutfaklar. Yaşam mekanımız gibidir, çıkılmaz ordan yatana kadar, neler döner, neler paylaşılır, neler konuşulur. Politikacılar meclislerde yada büyük salonlarda tartışır sorunları, biz mutfakta, öğrenciler okullarda öğrenirler, biz mutfakta master yaparız. Aşıklar, sayfiye yerlerinde, sahillerde, grubu seyrederken öğrenir romantizmi, sevmeyi, biz mutfakta. Yani önemlidir mutfak bizim için.. İnvictus'un tapınakları gibi, Hattuşaş gibi, önemlidir. Pandora'nın merakıyla dinleriz öğreniriz mutfakta...
Eğer tezgahın üzerinde, en incesinden kesilmiş çeşitli peynirler, yanında rakı ve çalışma kağıtları varsa, esas çocuk tezgahını kurmuştur çoktan. En baba caz'ların blues'ların döndüğü üç adım mesafedeki lap top a gider gelir, fırtlar.. Ohh yarasın.. Gündüz yaşadığı tüm mahkemelerden beraat etmişse eğer, ve üstelik hoş kokular yayılıyorsa mutfaktan, esas kız da evdedir.. Ve o bizim herşeyimizdir...
Ve koyu sohbetler başlar, deli doktorlar gelir, akıllı hemşireler kaçar.
Baudelaire, Benjamin, Melville ve vs vs ler dolanır durur. Dervişle dans gibidir sohbetler...
Bir de küçük bir balkonu vardır mutfağımızın, küçüktür. Esas kızın gözü gibi baktığı çiçeklere deymeden geçemezsin.. Bu küçük balkonda, en içten sohbetler ve en gizli konuşmalar yapılır, fısıldanır yavaşça, ama bu fısıltılarda, aşk vardır, sevgi vardır, dostça paylaşılan, yormadan.... Üçüncü bir şahıs oturduğunda, sığmaz, yarısı balkonda yarısı mutfakta kalır, ama asla bölünmez......
Balkondan fısıltılar yayılmaz içeri, açık camdan uçar giderler, pazar meydanına doğru, o kadar yumuşaktır ki bu fısıltılar, karşı tepelere çarptıklarında, geri dönecek güçleri kalmaz, dağılırlar havaya, ama kaybolmazlar asla..
Nikomedya'nın kokusu dolar camdan içeri, sohbet sürer, sigaralar tüttürülür.
Pelesenk kokulu akşamlarda, laterna dinlemek gibidir o anlar.
Severiz mutfağımızı, balkonumuzu, onlar da bizi sever eminim.
Bu mutfak Yahya Kaptan'dadır. Her kaptanın olduğu gibi, bir de Deniz'i vardır bu kaptanın.
"Mare Nostrum" en babasıdır Deniz'lerin en güzeli, en yakışıklısından.
Ama komik Arzu'ları vardır bizim Deniz'in, hem de en komiğinden, fakat çok sever komik Arzu'larını, hiç vazgeçmez sevmekten, bizim gibi, bizim Arzu'larımız gibi. Yani severiz mutfağımızı, balkonumuzu, Arzu'larımızı Deniz'lerimizi, Kaptan'larımızı ve hiç vaz geçmeyiz sevmekten......

Bunları size niye mi anlattım...Hiiiç öylesine.
Ben kimmiyim... Miço, sadece bir miço...
Hadi bu kadar yeter, neredeyse sabah olacak, uyuyup güzel düşler görmek istiyorum...
Hem siz zaten nereden bileceksiniz ki, OREGON'un KARA BİZON'larını....

THE END

Erkan....................................

Wednesday, February 08, 2006

BOHEM ZEN KAÇIĞI








1950'li yıllarda ortaya çıkan ve "Beat Kuşağı" adıyla bilinen edebiyat ve kültür akımı, toplum kurallarına göre yaşamaya karşıdır. Bu hareket uyuşturucu ve caz kavramlarıyla birlikte anılır. Bu akımın kurallarına göre yaşayanlara, kötülüklerden arınmış, mutlu ve huzurlu kişi anlamına gelen "Beatnik" adı verilir. Beatnik'ler başka insanların yaşamına karışmazlar. Ve her insanın kendine göre, toplum kurallarından bağımsız, yaşaması gerektiğine inanırlar. Bu insanlar, belli bir yerde yaşamaya ve oraya saplanıp kalmaya karşıdırlar, o yüzden bu akımın tamsilcileri otostop yaparak, göçebe bir hayat sürerler. Beatnik'ler adları bu hareketle anılan uyuşturucu, cinsellik ve caz müziğine büyük bir bağlılık içinde yaşarlar. İçinde ütopik bir isyan barındırdığını düşündükleri caz müziği, onlara göre bir yaşam tarzıdır, çünkü "Beat" kavramı bir caz yapıtının ritmik yoğunluğu anlamına da gelir. Aynı zamanda başta şair Allen Ginsberg ( Jack Kerouac ve William Burroughs'la birlikte bu kuşağın öncüsü ve en tanınmışı. İlk kitabı Howl and Other Poems "uluma ve öbür şiirler, 1956" ile kendini edebiyat çevrelerinde kabul ettirdi. Beat kuşağının, Ferlinghetti'den sonra en politik üyesi, değişik bilinç durumlarını araştırmak için, uyuşturucuları denedi. Cinselliği yüceltti, aşk'a inandı, yahudi'dir.) Olmak üzere tüm Beatnik'ler "sokak şaiirleri" olarak da tanınır. Bunun nedeni beatnik'lerin edebiyatı akademik gelenekten ayırıp sokağa döndürmeyi amaçlamasıdır... Beatnik'ler, Lawrence Ferlinghetti'nin San Francisco'daki "City Lights" adlı kitabevinde bir araya gelip caz müziği dinler ve şiirlerini okurlardı, yüksek bir sesle....
Jack Kerouac bu akımın en önemli temsilcilerinden biridir. Kendi deyimiyle "çılgın, mistik ,kimsesiz, tuhaf bir yazar" 1922 de New York'da doğdu Columbia Üniversitesi'nde öğrenim gördü. 1957 de yayınlanan "On The Road" "Yolda" adlı romanı bir çok eleştirmene göre, beat kuşağı'nın en önemli yapıtıdır. Ve "Dharma Bums" "Zen Kaçıkları" "benimde başucu kitabımdı" Öykünün kendini ve arkadaşlarını anlattığı, gerçek yaşamdan alınmış olması, anlatımı sıcak, içten, coşkulu bir hale getirir. Kerouac'ın Yolda'dan sonra en iyi eseri olarak kabul edilen Zen Kaçıkları'nda Zen Budizm'i yoğun hissedersiniz, bu noktada bir eleştiri yapmak gerekirse, bir insanın hem Zen Budizm yolunda yürüdüğünü söyleyip hem de uyuşturucu bağımlısı olması ne kadar tutarlıdır, bilinmez. Ancak Kerouac'ın yapıtlarındaki içtenlik, özgürlük ve coşkunun ortaya çıkışında Zen'in etkisi büyüktür. Beatnik'lerin yaşamında Zen kadar baskın olmasada önemli bir sistem daha vardır, "Varoluşçuluk" Beat Kuşağı'nın isim babası olan, hem gerçekçi ve sade, hem de gizemci ve coşkulu bir yazar olan Jack Kerouac 1969 yılında Florida'da uyuşturucuya, cinselliğe, caz'a, edebiyat'a ve yaşama veda etti......
"Bütün bu görkemli meditasyonlardan sonra gidilecek ılık bir yuvanın bulunduğu gerçeğini aklımdan tam olarak siliyor değilim. Ve o ılık yuvayı kotarıp içinde beni barındıran eniştem de benim orda çalışmadan kalmamı pek hoş karşılamıyor, her geçen gün hava biraz daha gerginleşiyordu. Bir keresinde ona bir kitaptan, acıların insanları nasıl olgunlaştırıp büyüttüğüne dair birkaç satır okumuştum, o da hemen yapıştırmıştı "Acılar insanı büyütseydi, şu anda benim bu eve sığmamam lazımdı"

Zen Kaçıkları'ndan.....