Saturday, March 11, 2006

İtalya'nın Yolları Taştan, Çıkaramadı Beni Baştan!!!

Uzun zamandır aklımdaydı bu yolculuk, aslında İspanya olarak planlandı ve son anda İtalya'ya döndü.Kuzi ile, Heteren'de yol parkında buluştuk beni uğurlamaya geldi, sarıldık, iyi yolculuklar diledi ve gitti, onu seviyorum. Neyse, gece sabaha karşı 02.00 suları, Hollanda'dan yola çıktık. Almanya ve İsviçre üzeri, İtalya, Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra uyuduk. Uykumuzu aldık ve yola düzüldük, amaç bu günün akşamı, Almanya ve İsviçre'yi bitirip İtalya'ya varmaktı .. Almanya'yı geçtik İsviçre'deyiz daha önceki yıllarda da buraya geldiğim için yabancılık çekmiyorum. Harika, dağlar inanılmaz güzel, ve çok uzun tüneller, dağları delmişler ama ne deliş, kilometrelerle ölçülür, ulan hiç bir Ferhat delmez bu uzunlukta dağı, hiç bir Şirin için.. İsviçre'nin muhteşem dokusundan sonra, nihayet İtalya'ya vardık, ve çizmenin üstünden girdik. Como'dayız, akşam oldu ve geceyi burda geçireceğiz.
Akşam como da dolaşırken, bir anda sokağın başından üzerlerinde korkunç, komik, seksi ve fantazi kıyafetler bulunan bir grup çıktı, çığlıklar atarak üzerimize geliyor, hemen onlara arkamı dönüp İmhotep, İmhotep diye bağırarak yürümeye başladım.""mumya filminde görmüştüm, mumyanın etkisi altındaki insanlar sokaklarda dolaşıp, böyle İmhotep, imhotep diye bağırarak kendilerinden olmayanı öldürüyordu, o filmdeki başrol oyuncularından biri böyle bir kurnazlıkla İmhotep diye bağırarak canını kurtarmıştı, bende öyle yaptım işte"" Ama buna hiç gerek olmadığını karnaval olduğunu öğrendiğim zaman anladım, meğer denyolar eğleniyormuş..
Herkesin elinde şaraplar, biralar, viskiler ve bilimum içkiler işte, eğlendik kısacası..
Sabah como da dolaşıp tanımaya çalıştık, öğlen bir restaurantta bolonez soslu spagetti yiyoruz, genç italyanlar çalışıyor, sonra 60 yaşlarında dinç bir herif geldi, üzerinde ayak bileklerine uzanan siyah paltosu, siyah gözlükleri, fluarı ve siyah kumaştan kovboy şapkası tarzında fötr'ü tavırlarından anladığım kadarıyla milleti fırçalıyor, kesin patron bu, ve çok uzağında olmamıza rağmen sicilyalı Gambino ailesinden bu, evet evet kesin, gençlerde aileden, uzağa gelmişler akrabası olan bu adamın yanında çalışıyorlar, adam bunları fırçalamakta haklı canım, genç bunlar, hayatı öğrenmeleri lazım tabi, ortalık hep böyle, "size hayatı öğretiyorum" diyerek hayatını yaşayan kurnazlarla dolu değilmi, yoksa yanılıyormuyum hee....
Dağlık güzel bir yer Como, İzmit'e de benziyor, ha birkaç türkle karşılaşıp ayak üstü sohbet ettik.. Ve Milano'ya doğru yola çıktık, Milano büyük şehir, ilk gördüğüm yerler hep hayal kırıklığı yaratır bende, farklı şeyler beklerim, ama o, hep aynı hayatın bitmek tükenmek bilmeyen sirkülasyonu ve hızla akıp giden bir yaşam karmaşası insanların telaşı, umutlar ve umutsuzluklarla dolu bir dünya, böyle durumlarda dalar giderim, sonra konuşmaya başlarım eğer yanımda biri varsa, yoksa da kendi kendime, çünki böyle durumlarda konuşmak dinlendirir beni, düşünmekse yorar...Milano'dan sonra Piacenza ve Parma'dan Modena'ya geçtik, otobandan çıkıp Albiena köyü yanından Scandiano yoluna devam ettik.
Ve nihayet Viano köyüne girdik, çok küçük tipik bir İtalyan dağ köyü, ulan bizim köylere benziyor yoow.. Takıldık burda bir akşam ne olsun köy hayatı işte güzel İtalyan kızları var, hadi be, bu yarım kalmış cinsel düşlere hep sinir olurum zaten.. Ertesi gün S.Paulo üzeri, Ca de Caroli ve Casel Grande den geçip Sassuolo istikametine doğru devam, San Raffino yolunda Fandango restaurantta pizza yedik, güzeldi, radyo fm de, The Cars, Driver, diyor keyiflendim, ve yola devam. San Antonino yanından geçip Sassuolo ya girdik, büyük bir yer, ordan sonra Via Comeazzo ya geldik, burası kasaba gibi, çatılarda antenler, alaturka tuvaletler, bunlar bize akraba lo, zaten hepimiz bölünmüş bir bütünün parçaları değilmiyiz? Bunlar da çömelerek teşaşür ediyor lo, ulan biz avrupa birliğine gireli yıllar olmuş meğer haberimiz yok:)) Sonra Maranello nun içinden takılmadan geçip Pavullo ya doğru devam, tekrar Serra Mazzoni ye doğru Torre Maina dağ köyünden geçtik, dağ yoluna tırmanıyoruz, aynı Kandıra yolu yaw, yamalı asfaltlar ve lapa lapa kar başladı, harika.. Kar yağışı altında dağlara tırmanıp Serra Mazzoni yanından geçip devam ettik. Rakım çok yüksek, biram düşük, lan bira kalmadı yaw, şarabı aç oğlum, bu manzara kaçmaz. Rakım çok yüksek kulaklar tıkandı. "Ertaaan nedir bu olay ya, arabanın içinde bile bu basınç nasıl çalışıyor, tıkıyor kulakları, aydınlat beni Ertan, Nirvana ya ulaştır, valla merak ediyorum nasıl çalışıyor bu basınç olayı nedir söyle, niye basıyor bize, işi gücü yokmu bunun" Dağlarda Via Casella'dan geçtik çok yüksekteyiz, solda Cimone kayak merkezi var, ama bizim Uludağ'la aşık atamaz, üstelik bunlarda Beceren diye bir otel de yok:)) Dağlar bembeyaz, Kara Çam ormanları, ya dağ havası soluklamayı özlemişim. "Ertan'la geceleri seçkin de işkembe çorbası ve pilav üstü arnavut ciğeri ki bazen Ertan ayıklanmış kellede yerdi ben ondan otlanırdım, ziyafetinden sonra, üç tepelere çıkar gecenin yada sabahın demeliyim, üçünde dördünde sigaramızı yakar bira içer sohbet ederdik, onu hatırladım şimdi"
Nostaljiyi hep sevmişimdir o yüzden mi yerimde sayarım hep bilmem...
Ve nihayet Pavullo Nel Frignano'ya girdik, her taraf dağ tam bir dağ kasabası. "çok acı yanıma fotoğraf makinası almamak gibi bir denyoluk ettiğim için, size bu fotoları netten bulup koyuyorum ama karlısını bulamadım özür" Harika bir yer, oteller alışveriş merkezleri, üretim tüketim sirkülasyonuna devam, ama gerçekten güzel yer. Ormanların içinde tahta masa ve piknik alanları süper, gelde yeme burda şimdi, dağların içindeyiz, yemek molası, hadi afiyet olsun... Bir ünlü dağcının dediği gibi, "dağlar çağırıyor gitmeliyim" bir konferansta konuşma sırasında böyle deyip gitmiş, ulan denyoları severim ya.. Kar tam lapa olayına çevirdi, bir meydanda dikildim ellerimi açtım gökyüzüne bakıyorum, kar aşağı indikçe, beni yukarı çekiyor ne hoş bir duygu bu, uçuyorum tutmayın loooo...
İnanılmaz bir doğanın içindeyim. Polislerle ayak üstü Tarzan Jane olayı yaşadık, ulan bunlar üç dil biliyormuş neye yarar beni anlamadıktan sonra he haksızmıyım loo.. Ama bunlar polis değil, çünkü polis arabalarında Polizia yazıyor, bunlarınkinde ise Carabinieri, evet bunlar jandarma sanırım, iyi günler dileyip gittiler, sempatik barolar, ve insanlar birbirlerine dostça yaklaştımı ön yargısız falan, hiç bir mesele kalmıyor, sevelim birbirimizi lo, hayat zaten çok kısa değilmi, değmez yani faşoluğa... Ve burda geçirdiğim güzel günde bitti. "herşeyi anlatamam ya dimi" Şimdi hedef Tombolo köyü, 200 küsur km yolumuz var. "ulan turizm bürolarına dünya para verirsin iki yer görüp dönersin, kendin böyle üç kuruşla dünyayı gezersin, kafayı kullanın alooo" Carpi, Bologna, Verona istikametine iteledik arabayı, yani o yöne gidiyoruz, bu yolun sonu Venezia "venedik" da bitiyor, ama biz Venezia'ya 50 km kala aşağı dönücez, Tombolo'ya doğru, gondol göremiyeceğiz yani. Mantova'dan geçtik, 36 km sonra Verona'dayız, buranın ünlü bir arenası olduğunu biliyorum, operalar, tiyatrolar ve diğer bilumum sanat etkinlikleri ile ünlü bir yer. "Arena di Verona" Harika şehir Verona dan çıktık, Venezia otoyoluna girdik, Montebello yanından geçip otobandan Vicenza yönüne devam ediyoruz, akşam 19.00 da Vicenza ya girdik, hava karanlık, ışıklar içinde izliyoruz Vicenza'yı, sonra sağa ss53 no lu karayoluna girdik, Tombolo'ya doğru gidiyoruz, bu arada otobanlardaki paralı geçiş olayı aynı bizdeki "T.C." gibi, ama buralar daha düzensiz, ve otoyolda ki parklarda son model arabalarıyla bekleyen Gay'ler gördük, ulan bu Avrupa birliği kıyak yaw, herkes rahat rahat düzüşüyor:)) ne diyelim Tanrı herkesi korusun, ama bizden uzak tutsun.. Cittadella'yı geçip Tombolo'ya vardık, burda bir gece kaldık, ufak şirin bir yer... Ertesi sabah dönüş yoluna geçtik, Kızımı ve evimi çok özledim loo. Dönüş Avusturya üzeri olucak. "belki Ertan'ın ayak izlerine rastlarım o da gelmişti Avusturya'ya" Tekrar Citadella'dan geçerken solda muhteşem bir eski kale var, ara köylerden geçip, San Giorgio'nun içinden geçtik. "ulan Piri Reis gibi tariflerim he, buralara gelen bu bilgilerle kaybolmaz artık"
San Giorgino çıkıp hemen Paviola'ya girdik yan yana ama burası daha ufak, hemen sonra Curtarolo köyüne girdik, ve hayatımda görebileceğim en antik lokomotifi gördüm, eski çok eski bir tren lokomotifi, inanılmaz eski, bir alışveriş merkezinin bahçesine süs olarak koymuşlar, ulan bu denyoların bu huylarını seviyorum iyi süsleme yapıyorlar, veee eveet bir kırmızı Ferrari ve hemen peşinden gümüş rengi bir Masserati geçti işte İtalya, ha birde bir olay duydum, İtalyan otobanlarında dört adet Lomborgini dolaşıyormuş, polis aracı olarak, Lomborgini firmasının İtalyan polisine hediyesiymiş, yani yollarda hata yapıp bunlara denk gelirsen, Ertan olsan kaçamazsın lo, Lomborgini'den kaçılabilirmi, allahtan biz hatasızız... Etrafta büyük çiftlikler var ve küçük fakir köy evleri, Feodalizm devam yani, hangi çağdaydık biz unuttum bir an..... Neyse, ordan Limena'ya girdik ve hemen çıkışta A4 otoyoluna girdik, gişelerden yol bileti aldık devam. Artık Avusturya'ya doğru devam edicez hedef Brennero "Avusturya Brenner" ulan bu isim bende Gennaro çağrışımı yaptı, eskiden Tom Miks çizgi romanında Nevada Ranger'lerinin ileri karakollarında hep Gennaro diye bir ranger olurdu, ve hep sempatikti, yoksa Tom Miks'in yazarı ya italyan dı ya da italyanları severdi heralde, ama bildiğim kadarıyla Tom Miks gerçek hayatta yaşamış biri ve kendisini sevmeyen bir kovboy tarafından atlı araba ile ezilerek öldürülmüştü, bunu biryerlerde okumuştum hatırlıyorum... Neyse 18 km sonra Lago di Garda dan geçiyoruz artık A22 otobanındayız, çok yüksek dağlar, hava çok güzel ama dağlar karla kaplı, kaleler, şatolar, sarp kayalıklar, dağların içindeyiz yine, kiliseler göz alabildiğine dağlar, onlarca sivri doruklar, yalçın kayalar, bu bana Japonya ulusal marşı'nı hatırlattı "bu hikayeden biraz bahsetmek istiyorum" yıllar önce İznik'te Osmanlı Tarihi'ni araştırıp kitap yazan bir Japon Profosör ile tanışmıştım "18 yaşlarındaydım" adı Nobutaka Takahashi idi, Yamagata'lı idi "Tokyo'nun 150 km kuzeyinden" çok iyi derecede türkçe biliyordu, ona yardım ediyordum, birlikte bir iki hafta geçirmiştik, ona yardım ettiğim için kitabında benden bahsedeceğini söylemişti, aldığı notlarda bunu yazdı. "ulan Japonya'da ünlümüyüm acaba, eh Barış Manço kadar olmasa da" "domatez, biber, patlıcan ile Japonya'yı fethetmişti, kolay değil yabancı bir ülkede fan club'ü olup ta 25 milyon üyesi bulunmak her baba yiğidin harcı olmasa gerek" Nobutaka bana türkçe olarak Japonya'da basılmış, bugünkü Japonya adında bir kitapçık hediye etmişti, Japonya'yı tanıtıyordu, ilk sayfasında, Japon ulusal bayrağı "HİNOMARU" nun resmi vardı, "Hinomaru, Japonca, Güneşin Yuvarlaklığı, anlamına geliyormuş, bu Japonya'nın sembolüdür ve Japonca güneşin kaynağı anlamına gelen, "NİPPON" kelimesi ile ifade edilirmiş,
Hi-no-maru ilk kez 1872 yılında, Japonya'daki ilk tren yolunun açılış töreninde, o zaman ki İmparator Meijl'in açılışını yaptığı ulusal törende kullanılmış. Kitapçığın ikinci sayfasında ise o anki 124 üncü Japon imparatoru Hirohito ve İmparatoriçe Nagako nun ve altı çocuğunun resmi vardı ve yanında İmparatorluk ailesinin arması olan 16 yapraklı Krizantem "Kasımpatı" çiçeğinin resmi... Ve Japon Ulusal Marşı, şöyleydi,
Kimi ga yo wa
Chiyo ni yachiyo ni
Sazare ishi no
Iwao to nari te
Koke no musu made..........
Basil Hall Chamberlain, tarafından yapılan çevirisi şöyledir.....
Senindir on bin yıllık mutlu saltanat
İmparatorum ve sen
Şimdiki küçük çakılların
Yalçın kenarları yosun kaplamış
Devasa kayalar haline geleceği
Çağlar boyunca ömürlü ol......
Ulusal marşın ismi, "İmparatorumuzun saltanatı" anlamına gelen "kimigayo"dur, ve sözleri eski bir şiirden alınmıştır, ve Japonca okunur.....
Neyse bu yalçın kayalar bunu hatırlattı işte bana..
Evet yine yoldayız, muhteşem manzaralar, dağların aralarında, eteklerinde muhteşem dağ köyleri var harika görünüyorlar, dağların sivri dorukları tepemize düşecek gibi, eveet bir benzinliğe girdik ve kafeteryasında cappuccino içtik nefisti, marketini gezdik bir sürü süs eşyası biblolar, kızıma burdan küçük bir ayıcık aldım, çok sevineceğini düşünüyorum, özledim çok benim küçük sarı cadım, geliyorum bekle...... Dağların arasında harika köyler var, bu köylerin birinden, telli duvaklı, davullu zurnalı, bir gelin almalı... Ulan Haiku "Japon şiiri" gibi oldu bu be, Manastırlar, şatolar orta çağdamıyız loo, dağlar devam.. Trento'ya 30 km var,
Brennero "Avusturya Brener" ya ise 186 km. Sağımızda yol boyunca uzanan bir akarsu var, adını merak etmiyorum seyretmek güzel, ve manastırlar çok eski, neden bilmiyorum ama, Pink Floyd'un, "Atom Heart Mother" isimli albümü geldi aklıma, eve gidince dinlerim. sağda eski bir kale var, adı castel bilmem ne, hızlı geçtik okuyamadım, evet yine tabela geldi, castel de Trentino.
Ve burda kaplıcalar var, Terme del Trentino, solda sarp kayaların üzerinde bir köy var uzakta, o köy de bizim mi acep, yine solda düz sarp yamaçlar, doğa iyi işçilik yapmış, burda Trento var büyükçe bir yer, ve büyük yerlerin olmazsa olmazı, sanayileşme devaaam... Ama doğa doğal filtresini tam gaz çalıştırmakta, mis gibi dağ kokusu doluyor ciğerlerime, yaa doğaya tecavüz etmeyin, kirletmeyin ya, biraz şamanizm lütfen, doğanın harmonisini bozmayalım, koruyalım onu hepimizin hayrına bu, yaprakların hışırdamasını, arıların vızıldamasını, kuş seslerini, rüzgarı, yağmuru, kısaca doğanın tüm seslerini, bir bütünlük içinde dinleyin lütfen, sizlere anlatacağı, öğreteceği çok şeyler var doğanın, sevin onu, ve öğrenin yaşamı ona borçlu olduğumuzu, ve incitmeyin lütfen......... S.Michele ve Mezzocorona'dan geçiyoruz, bu A22 yolu ters istikamette Roma' ya kadar uzanıyor, oldukça uzun bir otoban yani, şimdi Bolzano'ya geldik, hala iki tarafımız sarp dağlar, zaten birazdan Brennero "Brener" ya girince dağların anavatanı Avusturya da olacağız, yani dağlar devam.... Bolzano'da tünelden geçiyoruz, tünelin girişinde tam tepede bir kilise var ve yerleşime çok uzak ve çok yüksekte, yani papaz paso meditasyonda, çünkü oraya kimse çıkmaz, neyse papaz'da nirvana ya ulaşır belki, ikinci tüneli çıkınca sağlı sollu üzüm bağları ve çiftlikler var, Arzuuuuuu, buralar şarap çiftliği loo, gel Arzu geeel, şarap dolu burası, bu havayı sevdiğim dostlarla soluklamak isterdim, çok komin'im lan ben, severim birlikte olmayı dostlarla ve hep paylaşmayı, ve birlikte zamanı geçirmeyi, şişenin arkasında bazen......
Sağdaki karlı yamacı görmenizi isterdim, ve nehir şırıl şırıl akmakta hala, sarp kayaların altında ama çok yukarda, harika bir şato var, aşağıda da olsa en yüksekteki şatodan daha yüksekte yinede, Castkill mi lan burası.. Çok yüksek bir viadükten geçiyoruz aşağıda nehir manzarası, hooop tünele girdik yine, çıktık, şimdi şu benzinlikten aldığımız milka çikolata gider tabi, ve kenarında aynen şöyle yazıyor, "fındıklı sütlü çikolata" türkçe yaw, ulan bir şekilde heryere giriyoruz be, keyiflendim mi ne, şu çılgın Türkler, heryerdeyiz loo, bunlar ne sayıklıyor Avrupa Birliği falan, biz bunlara gireli çok olmuş:))) Bu A22 yolunu herkese tavsiye ediyorum, bu kadar güzel manzaraları başka yerde bulamazsınız, hoop yine tünel, ulan bunlarda ne çok Ferhat varmış yow, Şirin için bu kadar dağ delinirmi loo.... Yol doğayla iç içe inanılmaz sarp kayalarda manastırlar kaleler var, Sümela'ya mı geldik lo, Brennero'ya 37 km yolumuz var, sağda devasa bir manastır, kale karışımı bir kalıntı var "nette resmini aradım ama bulamadım onun" toprağa gömülmüş gibi duruyor ve korkunç görünüyor, kasvetli, hayaletli gibi; Ertan gerçekten hortlaklar hayaletler var mı, çok merak ediyorum bana anlat, seni hep dikkatle dinlerim bilirsin, ss....
Ve nehrin üstü burda buz kaplı ama hava güzel güneşli, İtalya Vipitano'dan gişelerden çıktık, yine sağlı sollu kiliseler, şatolar ve dağlara devam.......... Önümüzde 2000 metrelik bir tırmanış var, Brener 15 km Avusturya'ya geliyoruz, dağlar bulutlardan sombrero takmış karlı doruklarına, teleferiğin altından geçiyoruz, solda kayak merkezi var, inanılmaz yükseldik, aşağıda karlı eteklerde bir tren geçiyor, oyuncak gibi,
çam ormanları, küçük köyler, dağlarda yükselmeye devam , bu harika manzaraları bir daha görebilecekmiyim....? İtalya'yı çıkmak üzereyiz bu güzel ülkeden, Avusturya'ya giriyoruz artık, hoşçakal güzel İtalya, ve herşey için, mucho gracias, seni unutmayacağım.... Tünelden geçtik ve selam Avusturya, klasik müzik ve dağların ülkesi, çok yüksek viadükler, aşağısı bembeyaz ve dağ evleri, harika... İnanılmaz manzaralar ve geyik çıkabilir tabelaları, aşağıda küçük köyler, uçakta gibiyim, aşağıda bir at çiftliği var " hara mı derlerdi" ve mini mini görünen atlar, kızımın en sevdiği hayvanlardır atlar, bayılır onlara, bazen birlikte Hollanda'da at çiftliklerine gideriz, pony'lere biner ve çok sevinir, aşkım bekle baba geliyor, seni çok özledi.... Solda yine teleferik var, şimdi çok dik bir inişteyiz, inişe başladığımızda bir şey dikkatimi çekti, inişte sağda dağa doğru dik çıkışlar yapmışlar, bu çıkışların boyu 150 metre kadar, ve dağa yukarı doğru, bitimlerinde kum tepeleri var ve yol olduğu gibi kum havuzu kenarları ise duvarlı, freni patlayan yada tehlike yaşayan araçlar için yapılmış, böyle durumlarda, hemen oraya dalıyorsunuz ve kuma saplanıp duruyorsunuz , böylece tehlike bitiyor, ulan bu ecnebiler her boku düşünüyor helal valla, yaw evet ecnebi ne kadar zamandır unutmuşum bu kelimeyi, şimdilerde kendi milletimizden olmayana yabancı diyoruz, soğuk bir kelime, oysa ecnebi batılılara aynı anlamda kullandığımız bir kelime idi ama kulağa daha dostmu geliyor acaba.... Çok unuttuk mu eski sözcükleri, mesela pop müzik yerine aranjman derdik, gerçi aranjman ayrıca hit olmuş yabancı parçalar üzerine söz yazma gibi de oluyordu dimi, neyse..... İnnsbruck'ten geçiyoruz büyük şehir ve salzburg münchen "münih" istikametine döndük, ve dik iniş bitti daha rahat bir inişteyiz şimdi, bu sanayileşmiş yerleri görünce aklıma bir şarkı geldi, şöyle diyordu şarkı "" Batının kömür kokan, GÖT--İK kentleri, kapılmış kalabalığına sürüklenirler"" yolda bir yerde yemek yedik, bu arada aralarda uyuyup dinleniyoruz onları yazmıyorum tabi, ee insan uyurken yazamaz dimi:))) ve kısa Avusturya geçişinden sonra Almanya'ya girdik, münih'ten 99 nolu otobana girdik Nürnberg Stuttgart istikametine doğru ordan 90 km kadar sonra 3 no lu yoldan Frankfurt istikameti, şekerleme yapıcam ama mümkün değil, oldum olası bu Frankfurt yolunu sevmem 200 km devamlı iniş olurmu yaw, ve yol buzlu, karlı, tehlikeli, sanki dünyanın merkezine iniyoruz devamlı iniş, bir de İtalya'nın o temiz havasından sonra hiç çekilmiyor, Frankfurt'a 100 km kala yol tıkandı, önümüzde kaza varmış, trafik canavarı her yerde iş başında, yol tamamen durdu, arabadan indim önümüzdeki arabadaki de türkmüş, Münih'te yaşıyor, biraz sohbet ettik, kar yağıyor, kendisi aslen Marmara adasından bir köydenmiş, gurbete düşmüş işte, kar yağışı hızlandı, soğuk, ve arabalara geçtik tekrar.. Sağ şeridi kenara çekilerek ambulance'lara açtılar ve en az 20 küsur ambulance geçti, demekki kaza çok büyük, üzülüyorum..
İki saatten fazla olduğumuz yerde çakılıp kaldık, gece yarısı oldu artık, sonra bir saatte ağır ağır iki km kadar gittik, polis ordan herkesi dağ yoluna çevirdi, dağlar aştık ve Frankfurt'a 50 km kala aynı otobana çıktık, bu sefer karşı taraf tıkalı, hemde kontak kapamışlar ve istikametimiz boyunca yaklaşık 50 km hep tıkalıydı ve kontak kapalı olarak, bu gece onların yürümesi zor görünüyor, battaniye ve içecek dağıtılıyor, inşallah kazada ölü yoktur, dikkat edelim ya trafik canavarını yok edelim , lütfen dikkatli olalım ...
Ooooh sonunda, Köln yolundan sapıp 100 km sonra Hollanda'ya girdik, sabah hava açık ve güzel Hollanda'yı seviyorum.... Arnhem'de ben arabada indim, adaşım Erkan gelip beni aldı birlikte evlerine gittik, tüm hayırlarıma rağmen bana yemek hazırladı, Ayşe Işıl'ın yaşgününe gitmiş, evde yoktu. Sonra can dostum güzel insan "Arzu'nun deyişiyle dingin adam" Mahmut ile görüştük gel bende kal dedi, şaraplayalım. Sonra herkesin tanıması gereken her eve lazım can dostum, yeni baba Mustafa gelip bizi aldı, arada arayıp Işıl'ın yaşgününü kutladım, davet etti ama cok yorgun olduğumu söyleyip affımı istedim, Musti adaş ve İbo beni Mahmut'a bırakıp gittiler. Nefis bir et sote yapıp şaraba oturduk, Mahmut'un pc inden Arzu'ya döndüm canım , yazdım, hoşgeldin dedi, Mahmut'la şarap kaydığımızı yazdım, bir ağlama simgesi attı bize msn den banada banada dediğini duyar gibiyim.. Mahmut'a da bir blog site kurduk, adı , oyunlarla yaşayanlar, sonra şaraba devam, Mahmut'un arkadaşı bepe de bizimle, Türkiye'ye gelmiş ve sevmiş hoş sohbet iyi bir insan, daha sonra can dostum adaşım Erkan ve eşi Ayşe vee 3 yaşlarındaki dünya tatlısı kızları İlayda'da geldi ama çok uykulu hiç yüz vermedi bana yoksa seveeer beniii, şarap içip hoş sohbet ediyoruz, daha sonra adaşım, Erkan, Ayşe ve İlayda gittiler, biz sohbet ve şaraba devam, sonra uyuduk.....
Ertesi gün güzel Zeewolde'ye ada'ma ve evime geldiiiiiiimmmm....
Home Sweet Home.....

Erkan..............................

3 comments:

isigin savascisi said...

italya yolculugunu cok guzel anlatmissin.Senle birlikte italya yollarindaydim sanki.Dilindeki cekici anlatiminla yazindan mutis zevk aldim.Ben yolculuklari hep sevmisimdir.Yolum italya yollarina dusecek ve senin gozlerinle de bakacagim o yollara.gecsede yolumuz bozkirlardan , denizlere cikar butun sokaklar. Optum

RA said...

Ahh be güzelim be nasıl bir seyyahmışsın sen? Biraz "geldim gördüm bezdim" havası olsa da bizide yanında götürüp getirmişsin belli...şimdi Hamburg diyorsun...hadi dönüşünü bekliyoruz!!!

ertantra said...

Erkaaannn!!!! Oğlum Evliya Çelebi gibi olmuş.......Süperrrrr.....
Eğer böyle yazmayı sürdürürsen varya onu kitap yapıp yayınlamazsam ben de ben değilim....
Tüm denyo hikayeleri yazmanı istiyorum... İstersen bana mail at, yani yayınlamasak dediklerini:)))) Ben biriktirmece... Öptüm... Basınç olayını anlatmak olmaz sana göstermem lazım:))))